Saturday, January 07, 2006

Efendim yılbaşı derken, yeni yıl derken bir hafta çabucak geçti ve şimdide sırada bayram var. Malumunuz herkes bir yerlerde. Bende bu uzun tatil fırsatından istifade edip istanbul dışına çıkmaya karar verdim. Bu bayram edremit-akçay arasında mekik dokuyacağım. Memleketimi özledim valla. Bir müddet yokum ve bundan dolayıda yazamayacağım. Bayramda bir sürü olay birikir, çeşitli ruh hallerine bürünürüm ve gelince bol bol yazarım. İyi bayramlar herkese...

Wednesday, January 04, 2006

Uzun zaman önce aldığım fakat uzun zamandır pek dinleme fırsatı bulamadığım bir cd'yi dinlemekteyim şu anda. Aldığım cd Servet Kocakaya'nın "Pencere" adlı albümü. Ruhum ve ben bayağı bir beğendik. Ve bir şarkısını buraya yazmadan edemiyeceğim;
" Çok yakınsın belki bana,
Belki bana kadar ırak.
Bombalarmı vurdu bizi,
Düşünmekmi, değişmekmi?
Sevdalar Tuzak...
Sabahçıyım yine yine,
Birkaç günden beri,
Kırlangıçlar uyanıyor,
Gitme vaktim geldi...
Ah bu deli gönül,
Herşeyi çözer,
Aşka dair ne var ne yok,
Kahreder gider...
Ah bu deli gönül,
Herşeyi çözer,
Sana dair ne var ne yok,
Kahreder gider..."
Böyle bir şarkı işte. Dinlerken aklıma bir çok şey geldi. Kendimle ilgili, yaşadıklarımla ilgili. Kısacası şu zamana kadar olan hayatımla ilgili. Gitmek keşke bu kadar kolay olabilseydi. Arkanda bişeyleri bırakıp öylecene sessiz sedasız ve derinden gitmek...

Zamanın herhangi bir yerinde görmüştüm onu. Şehirhatlarında seyir eden bir vapurun camından dışarı bakmaktaydı. Üzerinde rengini hatırlamadığım bir kazak, altında bir kot pantolon ve siyah çizmeleri vardı. Kolunda asılı duran bir çantası vardı ve saçları kısaydı... Gözleri sanki bir yerde birilerini aramakta ve "ben burdayım" der gibi etrafa bakmaktaydı. Yüzündeki melankolikliği daha önce hiç bir yerde görmemiştim. Ne şu ana kadar dinlemiş olduğum şarkılar, ne izlediğim acıklı aşk filmleri, ne de ressamların tuvallerine yansıttıkları acılı figürler. Hiçbirisi onun yüzündeki ifade gibi melankolik değildi. Yüzüne bakıldığında hayatında bir çok acı ve sıkıntı yaşadığı belli oluyordu. Nerde, ne zaman, nasıl ve ne şekilde yaşamıştı bu acıları? Belliki yaşadıkları taşıyabildiğinden daha ağırdı. Ama ne yapıp ne edip o küçücük omuzlarına o acıları yüklemiş ve bu zamana kadar bir şekilde taşımıştı.

Vapur yavaşça iskeleye yanaştı. İnsanlar küçük tahta iskelenin verildiği yerin önünde birikmişlerdi. Hepsi bir an önce inmek, bir yerlere gitmek istiyorlardı. Ama o bu kalabalığın içinde yoktu. Hala camın önünde oturmakta ve inenlere bakmaktaydı.

Vapur boşalmıştı... Oturduğu yerden kalktı ve vapura yanaştırılan küçük tahta iskeleye doğru yürüdü. Sanki vapurdan hiç inmemek, o vapurun içinde kalıp denizin üstünde hafifçe o vapurla beraber sürüklenmek istiyordu. İstemeye istemeye indi vapurdan... Yavaş yavaş yürümeye başladı. Büyük iskelenin yanında, denizin tam kıyısında yanyana dizilmiş olan bankları götürdü. Yönünü değiştirip bankların olduğu yere doğru yürüdü. Banklardan birtanesine oturdu. Elini çantasına attı. Birşeyler arıyordu belli. Uzun süre aramaya devam etti. Bir müddet daha aramaya devam etti. Sonunda çantasının içinden siyah kaplı bir tabaka çıkardı. İçinden bir tane sigara aldı. Usulca sigarayı dudaklarına götürdü.Bir ara kafasını hafifçe salladı. Çantasından ateşi almayı unutmuştu. Çantayı tekrar açtı ve gene karıştırmaya başladı. Ama bu sefer bulamamıştı. Aradığı sadece küçücük bir ateşti. Ama hayatında o küçücük ateşten daha büyükleri vardı. Kafasını kaldırdı. Etrafa bakınmaya başladı... Bu sırada arkasından geçen genç bir adam gördü. Adamın üzerinde siyah bir mont, boynunda bordo bir atkı ve kafasında krem rengi bir bere vardı. Bir anda gözü adamın elindeki çantaya gitti. Çanta oldukça büyük ve içindekilerden dolayı kabarıktı. İçinde ne olduğunu merak etti. Tam bu sırada genç adam kızın oturduğu bankın yanındaki banklara doğru yöneldi. Tam kızın oturduğu bankın yanındaki banka oturdu. Elini montunun iç cebine attı. Bir tane sigara çıkardı.Çok hızlı bir şekilde sigarayı ağzına götürdü. Montunun sağ cebinden çakmağını çıkardı ve sigarasını yaktı. Sigarası dudaklarında olan kız çekingen bir şekilde adama yaklaşarak;
- Acaba ateşinizi alabilirmiyim?
diye sordu. Adam kıza bakmadan ateşi uzattı. Kız sigarasını yaktı. Adama teşekkür etti. Adam oralı bile olmadı. Sadece gözlerini önündeki denize dikmiş ileri bakmaktaydı. Hiç ama hiç konuşmuyordu. Ne konuşuyordu, ne hareket ediyordu. Sadece arada bir sigarasını ağzına götürmek için ellerini hareket ettiriyordu. Kız adamı izlemeye devam ediyordu...

Genç adam sigarasını bitirdi ve denize doğru fırlattı. Sonra kalktı ve hızlı bir şekilde yürümeye başladı. Kız daha önce adamın elinde gördüğü siyah çantayı farketti. Adam çantasını bankın üzerinde unutmuştu. Kız çantayı aldı adamın arkasından seslendi. Adam oralı bile olmadı. Kız bir daha seslendi, adam gene oralı olmadı. Kız adamın arkasından koşmaya başladı. Tam bu sırada yolun üzerindeki otobüs durağında bir otobüs durdu. İçinden bir sürü insan indi. Adam insan kalabalığının arasına karıştı. Kız adamı aradı ama bulamadı. Çanta elinde kalmıştı. Önce çantayı bir kenara koymayı düşündü. Ama içindeki kabarıklığıda merak etmekteydi... Bir yandan çantayı açmak istiyor, bir yandan da boşvermek istiyordu. Açmak istiyor açamıyor, boşvermek istiyor veremiyordu. Merakına engel olamadı. Çantayı açmaya karar verdi. Tekrar bir banka oturdu. Çantayı kucağına koydu. Çok heyecanlı olduğu her halinden belliydi. Belkide hayatında hiç bu kadar heyecanlanmamıştı. Hayatında hiçbir şeyin onu bu kadar heyecanlandırmadığı gözlerinden belliydi. Çantayı açtı. Çantanın içinden bir sürü ufak ufak pencere çıktı. Kız buna anlam veremedi. Bir insan neden çantasında bir çok ufak pencere taşırdı ki? Pencerelerden birini aldı ve yukarı kaldırdı. Pencerenin camlarının arkasından deniz daha bir mavi herşey daha bir parlak görünüyordu. Camlardan bir tanesi açtı. Pencereyi açınca gözlerinden birkaç damla yaş düştü. Pencereyi açtığı zaman önceden bir şekilde kaybetmiş olduğu hayallerini, mutluluklarını ve düşlerini gördü. Gözlerinden akan birkaç damla yaş bir anda bir sele dönüşmüştü. Kız bir taraftan ağlıyor bir taraftan hafifçe gülümsüyordu. Açmış olduğu pencere camını kapattı. Hayalleri ve düşleri bir anda tekrar kaybolmuştu. Küçük pencerelerden bir tanesini alıp çantasına attı. Diğerlerini kıyının kenarından denize bıraktı. Belki başkalarınında bu küçük düş pencerelerine ihtiyacı vardır diye düşündü. Elbet pencereler bir kıyıya vurur diye düşündü. Birileri mutlaka o pencereleri alıp merak eder ve açtığında kaybolan düşlerini bulur diye düşündü...

Oturduğu yerden hafifçe kalktı...Çantasını boynuna astı ve yavaşça arkasına bakmadan oradan uzaklaştı. Kız bir yere, bıraktığı düşler ise denizin üstünde başka bir yere doğru yol almaya başladı. Bir müddet sonra kız ve pencereler kayboldu...

Şimdi ben o kızın nerede olduğunu merak ediyor ve kaybolan düşlerimin hangi kıyıya vurduğunu arıyorum...
Günler çabuk geçiyor... Her gün bir önceki günden daha farklı. Bazen daha az acı veriyor, bazen daha çok mutluluk, bazende herzamankinden daha fazla yanlızlık duygusu. Hergün bir öncekinden daha monoton, daha sıradan ve daha kısa... Defterlerimin arasında benim tarafımdan yazılmış ve sonunun getirilmesini bekleyen cümleler sonlarına üç nokta konulmuş bir şekilde bekliyorlar. Ve bunların arasına her gün bir yenisi daha ekleniyor. Bazen düşünüyorum da hayat mı bizi tamamlıyor yoksa biz mi hayatı tamamlıyoruz? Bir garip bilinmezlik denklemi işte. Tamamen fonksiyonlardan oluşmuş, x ve y'leri bizim olduğumuz bir hayat. Çözen oldu mu acaba bu fonksiyonu? Bilmiyorum... Ama ben çözemedim, çözemiyorum, çözemiyeceğimde sanırım...

Tuesday, January 03, 2006

Uzun zaman olmuş gene yazmayalı. Aslında pek yazmak da istemedim. Nedenini bilmiyorum. Çok düşündüm ama bir neden bulamadım... Nedense hep ruhumun içindeki o küçük kap dolduğu zaman bir şeyler yazmaya başlıyorum. O küçük kap doldu ve yavaş yavaş taşmaya başladı. Yılbaşı gecesinin öncesinde, yılbaşının akşamüstünde toplandık bizimkilerle. Önce yemek yedik bi güzel. Annemler sarma yapmışlar,piyaz yapmışlar,pilav yapmışlar. Ha birde pilavın üstüne biraz hindi atmışlar. Güzel olmuştu valla ne yalan söyliyim. Hepimiz bayağı bir beğendik. Yemek yedik ardından içme faslına geçtik. Çok acayipti... İçtikten sonra biz daha bir acayip olduk. Sonra dışarı çıktık o halimizle. Sokakta yürüyemiyoruz, acaip acaip konuşuyoruz falan böyle. Birde alkolün etkisiyle yapılmaya çalışılan espriler vardı. Onları hiç söylemiyim en iyisi. Çünkü onlarda acayipti. Ben karar verdim bir daha sarhoş olduğum zaman salak saçma espriler yapmıyıcam.

Neyse efendim... Motorla üsküdardan beşiktaşa geçtik. İçerde oturmadık dışarıda oturduk.Rüzgar çarptı bizi. Hemde fena çarptı. Bazıları kendine geldi bazıları fena oldu. Canım başar'ım içindekileri çıkarmaya başladı. Sonra vapur iskeleye yanaştı. Başarım indi aşağıya kendinde değildi. Ayıltmaya çalıştık ayılmadı. Eve gitmek istiyorum dedi. Biz olmaz falan dedik ilk başta ama adama dinletemedik. Sonra gulchin'le beraber gittiler. Onlarsız bir garip oldu yılbaşı gecesi... Beşiktaştan taksime çıktık. Babylon'a gittik. Oldies But Goldies vardı. Artık alışkanlık oldu ne zaman oldies but goldies var ben ve murat babylon'dayız. Neler çalmadıki o gece... 80'lerin ve 90'ların en popüler, en kült olmuş şarkılarını ardı ardına sıraladılar. En çokta "Bon Jovi-Livin On A Prayer" çalarken gaza geldim (şimdide dinleyip şimdide geliyorum). Ocak ayı içerisindede olucakmış tekrar oldies but goldies bu sefer tam takım gideriz inşallah...

Dediğim gibi acayip bir yılbaşıydı. Ama en azından sevdiğim insanlarla beraber oldum. İyi geldi...Seneye olurmuyuz olmazmıyız tekrar bir arada orası bilinmez ama umarım oluruz ( böyle acaip bir son cümle görmedim :)